|
URLA’YI MARKA YAPMAK Tarihten öğreniriz, insanlara gösteririz, anlatırız; böylece kültür birikimi oluşur, insanlar birbirlerine, bıraktığı eserlere saygı duyar; hoşgörü ve sevgi ile örülü yumuşak bir ortam gelişir. Tarihten bir şeyler öğrenmenin bir yolu tarihi eserleri, geçmişin izlerini ortaya çıkartmak ve bu değerleri yarınlara taşımaktır. Eski evleri yıkıp yenine modern adı altında, ehil olmayanların çizdiği, ucuz malzeme ile kalfa elinden çıkmış çevre oluşturmak demek değildir. Bir başka ifade ile, hala göçebe toplumu mantığıyla değerleri yıkıp, aşiret havasında oturup yayıldığımız bir yerleşim yeri yapmak değildir. URLA, TARİH DOLU Türkiye’nin her yeri tarih dolu, İzmir de öyle. Kuzeyde Bakırçay havzasında Bergama ve Foça, doğuda Selçuk, güneyde Yarımada’da Çeşme ve Alaçatı yılların sabırlı çalışmasıyla marka oldu. Sadece Türkiye’den değil yurtdışından da önemli ziyaretçi akınına uğruyor. Birçok köy de bu kervana katıldı; örneğin Şirince. Urla’ya gelince çocuk köyü, cezaevi, tapu dairesi, belediye baskınlarıyla sanki 1930’ların mafya Amerikası görünümünde. Ortada bir rant kavgası var ki, sormayın! Unutmayalım, kişiler gelir gider; mekanlar kalır. On yıl sonra, yirmi yıl sonra nasıl bir Urla bekliyoruz, nasıl bir Urla’da yaşayacağız? YABANCI NASIL YAPTI? Geçen hafta Fransa’nın İtalya’ya yakın bölümü Cote d’Azur bölgesinde kısa bir tatil yaptım. İtalyanların Akdeniz Rivierası gibi burası da Fransız Rivierası adıyla anılıyormuş. Fransızlar sahile “mavi kıyı” anlamına gelen Cote d’Azur adını koymuş ve uluslararası marka haline getirmiş. Bölgedeki kentleri, kasabaları, köyleri dolaştık. Bir kere şunu söyleyeyim; kumarhane merkezi Monte Carlo dışında beton yığını olan yer yok. Tüm yeni yapılar da eskisine uygun havada yapılmış. Eski binalar korunmuş, eski villalar otel, galeri olmuş. Ünlü kişilerin şatoları, çiflikleri müze yapılmış. Eski kalelerin içindeki tüm evlerde insanlar yaşıyor ve sokaklar galeri dolu. Fransa’da eğitim gören ve işi yaşamının temelini öğrenciyken orada atan Urlamızın sevgili Selami Gürgüç’ü bunu çok özlü anlatıyor: köyler sanat köyü, sokaklar sanat sokağı. PARA VE ZİHNİYET Fransa zengin bir ülke; restorasyon ve onarım işine para harcayabilirler, diyebilirsiniz. Ancak, iş para harcamakla bitmiyor. İnsan faktörü önemli. Bu yerleri kim çalıştıracak, neyle yaşatacak ve nasıl tanıtacak sorusunun yanıtı devlet değil. Urla’da da Gazhane binasını eski haliyle ayağa kaldıracak gönüllü yani bedelsiz olarak yapacak ve belediyeye hediye edecek girişim temizliği yapıp binayı ortaya çıkarınca, belediye birisine ihale etti. İşi alan müteahhit çatıdaki tarihi putrelleri (özel çelik profilleri), özgün demir kapıyı söküp, kamyona yükletip götürüp sattı. Ortaya çıkan yapı, şehirlerarası bir otobüs terminalinin alelade bir binası gibi oldu; binanın içinin de tarihle ilgisi kalmadı. Açılışta getirilen çiçekler aylardır kapıya vurulu kilidin üzerinden boynu bükük insanlara bakıyor. URLA’DA OLUR MU? Geleceğe bakmak vizyon ister. Urla’da sanat sokağı olacak yerler yok mu? Çeşmealtı’nda gece pazarı oluyor da, örneğin Arasta, eski Postane sokağı sanat sokağı olamıyor mu? Turistlere Fransa’yı anlatan kitapları okuyan, tarihi yerlerin yanı sıra, hafta sonunda sebze-meyve pazarını görmek için Cote d’Azur’dan İtalya’daki San Remo’ya gidiyor. Peki, ülkemize gelen turist elindeki kitap veya broşürde Urla için neler bulabiliyor. Bu soruyu aynaya bakıp kendimize şöyle soralım: bizler Urlalı olarak gelenlere ne sunabiliyoruz. Onlar dostlarına anlatacakları hangi güzellikleri bura bulacak, gönüllerini ve paralarını nereye bırakacaklar? Kimse umutsuz olmasın! Projesi ve heyecanı olanlar var. Yeter ki Urlalı aklını ve gücünü bir araya getirsin.
İskender Odabaşoğlu
21 Eylül 2007 tarihli Urla Postası 'nda yayınlanmıştır Okunma: 912 | E-Posta
v.1.4.6 All right reserved Yorum yaz (2 Yorumlar) |